jazz_images_10

20. Yüzyılın Sonunda Caz: Gelenekselciler ve Postmodernistler

20. yy. Cazında iki farklı akım! Gelenekselciler kökleri korurken, Postmodernistler sınırları zorladı. Cazın evrimi nasıl şekillendi?

14 Ocak 2021
Dr. Emre Gecer
9 dk okuma

Gelenekselciler: Geçmişe Dönüş ve Köklerine Sadık Kalan Caz

1970'lerin sonlarına doğru caz dünyasında ilginç bir dönüşüm yaşandı. Free jazz ve fusion gibi deneysel ve elektrikli formların popülerliği devam ederken, bir grup müzisyen geleneksel akustik caz stillerine geri dönmeye başladı. Bu geri dönüş, sadece nostaljik bir hareket değil, cazın kökleriyle yeniden bağlantı kurma çabasıydı. Aslında geleneksel caz stilleri hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmamıştı. Free jazz ve fusion altın çağını yaşarken bile, pek çok sanatçı kendi yollarında ilerlemeye devam ediyordu. Ancak yeterince dikkat çekmiyorlardı. 1970'lerde Norman Granz'ın Pablo plak şirketini kurmasıyla, Duke Ellington, Ella Fitzgerald, Oscar Peterson gibi efsanevi müzisyenler yeniden kayıt yapma fırsatı buldular. Diğer küçük plak şirketleri de Steeplechase, Concord, Muse, Chiaroscuro benzer şekilde geleneksel caz türlerine odaklandı.

Wynton Marsalis ve Neo-Gelenekselcilik

Bu geleneksel canlanma, parlak genç trompetçi Wynton Marsalis'in ortaya çıkışıyla daha da hızlandı. 18 Ekim 1961'de Louisiana'nın Kenner şehrinde doğan Marsalis, New Orleans caz geleneğinin zengin mirasıyla büyüdü. Babası Ellis Marsalis, saygın bir caz piyanisti ve eğitimciydi; ağabeyi Branford Marsalis da dünyaca ünlü bir saksofoncu olacaktı. 14 yaşında New Orleans Filarmoni Orkestrası ile Haydn Trompet Konçertosunu çalan Marsalis, 18 yaşında Juilliard'a girdi ve 19 yaşında Art Blakey ve Herbie Hancock gibi caz ustalarıyla çalmaya başladı. 20 yaşındayken, CBS plak şirketi tarafından hem klasik hem de caz sanatçısı olarak imzalandı - bu, dünyanın en güçlü kayıt şirketi için benzeri görülmemiş bir hamleydi.

Marsalis, müzik tarihinde eşine az rastlanan bir başarıya imza attı: Hem klasik müzik hem de caz dalında Grammy Ödülü kazanan ilk ve tek sanatçı oldu. 1983'te caz, 1984'te klasik müzik Grammy'sini kazanması, onun her iki dünyada da en üst düzeyde performans sergileyebildiğinin kanıtıydı.

Marsalis'in 1980'lerin başındaki ilk kayıtları çok çeşitliydi. "Hesitation" adlı parçada Ornette Coleman'ın erken stilini anımsatırken, "Father Time" gibi parçalarda karmaşık kompozisyon yapıları ile ilgilenmeye başladığı görülüyordu. Ancak Marsalis'in kariyeri "Marsalis Standard Time, Vol. 1" ve "Live at Blues Alley" albümleriyle ciddi bir dönüşüm yaşadı. Bu projelerde, caz standartlarını yeniden yorumlarken 6/8, 12/8, 5/4 gibi farklı metrik yapılar kullanarak eski caz şarkılarını ne kadar ileri götürebileceğini gösterdi.

"The Majesty of the Blues" albümüyle birlikte Marsalis, bop öncesi caz müzisyenleri tarafından tercih edilen "daha kirli" bir yaklaşımı keşfetti. King Oliver ve Bubber Miley gibi 1920'lerin estetiğini canlandırmaya çalıştı. Blues, Marsalis için önemli bir odak noktası haline geldi. Eleştirmen ve akıl hocası Stanley Crouch'un etkisi ve Albert Murray'in "Stomping the Blues" adlı kitabında özetlenen estetik vizyon bunda belirleyici oldu.

Jazz at Lincoln Center: Cazın Kurumsal Yüzü

Marsalis'in müzikal vizyonu, 1988'de kurulan Jazz at Lincoln Center (JALC) ile kurumsal bir kimlik kazandı. Marsalis, bu organizasyonun sanat yönetmeni olarak, caz müziğinin en prestijli platformlarından birini yarattı. 15 üyeli Jazz at Lincoln Center Orchestra, Marsalis'in besteci olarak kaslarını esnetme fırsatı bulduğu bir topluluk oldu.

1994 yılında piyasaya sürülen "Blood on the Fields", Marsalis'in en iddialı eseriydi. Kölelik deneyimini anlatan bu oratoryosu, 1997'de Pulitzer Müzik Ödülü'nü kazandı - caz dünyasından bu ödülü alan ilk eser olarak tarihe geçti. Bu, cazın "ciddi müzik" olarak akademik ve kültürel kabulünün en somut göstergelerinden biriydi.

Ancak Marsalis'in vizyonu tartışmasız değildi. Bazı eleştirmenler, Lincoln Center'ın caz geleneği tanımının çok dar olduğunu ve avant-garde veya Avrupa etkili caz müzisyenlerini dışladığını iddia ettiler. Keith Jarrett bir röportajda Marsalis'in yaklaşımını açıkça eleştirdi. Ancak yıllar geçtikçe Marsalis, genç müzisyenleri yetiştirmesi, müziğin kültürdeki önemini savunması ve mali kaynakları harekete geçirme yeteneğiyle cazın genel iyiliğine büyük katkıda bulundu. Frederick P. Rose Hall'da kendi konser salonuna kavuşan JALC, bugün dünyanın en önemli caz kurumlarından biri olarak faaliyetlerini sürdürüyor.

Postmodernistler: Sınırları Yıkan ve Türleri Harmanlayan Devrimciler

1970'lerin ortalarından itibaren, caz dünyasında farklı bir hareket daha gelişmeye başladı. Gelenekselciler cazın mirasını korumaya çalışırken, postmodern cazın öncüleri de müziğin geçmişiyle ilgileniyor, ancak bunu çok farklı bir yaklaşımla yapıyorlardı. Postmodernistler, cazın ağır geleneğinden kaçınılamayacağını fark ederek, sadece geçmişi kutlamak yerine dekonstruktif bir yaklaşım uyguladılar.

Bu postmodern dönüşün ilk işaretleri, Chicago'daki Association for the Advancement of Creative Musicians (AACM) müzisyenlerinin çalışmalarında görülebilir. AACM, 1965 yılında piyanist Muhal Richard Abrams öncülüğünde kuruldu. Roscoe Mitchell, Joseph Jarman, Anthony Braxton ve Lester Bowie gibi müzisyenler, geleneksel armoni ve melodi tanımlarının aksine ses niteliklerine odaklandılar.

Art Ensemble of Chicago - Roscoe Mitchell, Joseph Jarman, Lester Bowie, Malachi Favors ve Don Moye'den oluşan grup - postmodern cazın belirleyici bir örneği haline geldi. Grubun mottosu "Great Black Music Ancient to Modern", geleneklere yaklaşımlarını uygun şekilde belirtiyordu. Gospel veya funk parçaları, uyumsuzluk ve gürültüyle yan yana gelebilirdi. Olağandışı kıyafetlere ve makyaja olan düşkünlükleri, caz idiomunda uzun süredir yüzeyin altında yatan performans sanatı unsurlarını doğruladı.

Saxofoncu Anthony Braxton, postmodernist dalgasının parlak bir savunucusu oldu. Braxton, daha önce hiçbir stili hazmedemeyen, her imkansız sesi eserine dahil eden postmodernist coşkuyu mükemmel bir şekilde somutlaştırdı. İki piyano, üç korna, dört amplifikatörlü kürek veya yüz tuba için yazmakta eşit derecede rahattı. Coltrane ve Coleman'ın yanı sıra Schoenberg, Webern, Cage ve Stockhausen'i etkileri arasında saymaktan korkmadı.

Saksafoncu David Murray, kırkıncı yaş gününden önce yaklaşık yüz elli kaydıyla baş döndürücü bir üretkenlik sergiledi. Solo saksafondan büyük orkestralara kadar çeşitli formatlarda çalıştı. "Müzik tekrar sallanmaya başlamalı" diyen Murray, hem besteci hem de enstrümancı olarak, Mingus ve Ellington'ın etkisini yenilikçi bir dille birleştirdi.

World Saxophone Quartet (WSQ) - David Murray, Julius Hemphill, Oliver Lake ve Hamiet Bluiett'ten oluşan - ritim seksiyonu olmadan dinleyicilerin olumlu tepki verdiğini keşfettiklerinde 1976'da kuruldu. Sınırları aşan müzikleriyle bir an Ellington'a şapka çıkarabilir, bir sonraki anda atonaliteye kayabilir veya Afrika müziği ve soul'dan esinlenen bir groove belirleyebilirlerdi.

John Zorn ve Downtown Sahnesi

Saksofoncu ve besteci John Zorn, postmodern cazın en radikal temsilcisi oldu. Zorn'un çalışmaları birkaç geniş kategoriye ayrılır. "Oyun parçaları", ana akım cazın akor ve ölçü tabanlı yapıları yerine, kompozisyon için bir çerçeve oluşturan talimatlar sunar. Cobra albümü, on iki müzisyen için belirli bir oyun parçasından kaynaklanan farklı olası sonuçlara bir bakış sağlar. Zorn'un Tzadik plak şirketi, New York'un downtown deneysel müzik sahnesinin en önemli platformlarından biri haline geldi.

Tim Berne, Wayne Horvitz, Bill Frisell ve Bobby Previte gibi diğer postmodernistler ve iş arkadaşları, Zorn'un modellerinin saygısızlığını bir adım öteye taşıdılar. Zorn'un zevkleri caz dünyasının çok ötesine uzanıyordu: punk rock, aleatory müzik, klezmer veya spagetti western film müzikleri dahil herhangi bir projede birleştirilebilirdi.

Acid Jazz ve Nu Jazz: Elektronik Çağın Caz Yorumu

1980'lerin sonlarında Londra'da doğan acid jazz hareketi, cazın postmodern evriminde önemli bir sayfa açtı. DJ Gilles Peterson ve radyo sunucusu Chris Bangs'in öncülüğünde gelişen bu akım, cazın doğaçlama ruhunu funk, soul ve elektronik dans müziğiyle birleştirdi. Jamiroquai, Brand New Heavies, Incognito ve Us3 gibi gruplar, acid jazz'in en tanınan temsilcileri oldular. Us3'ün 1993'teki "Cantaloop" parçası, Herbie Hancock'un "Cantaloupe Island" adlı eserini hip-hop ritimlerle yeniden yorumlayarak dünya çapında hit olmuştu.

Nu jazz (veya "future jazz") ise 1990'ların sonlarında ve 2000'lerin başlarında ortaya çıkan, elektronik müzik üretim tekniklerini caz doğaçlamasıyla birleştiren bir akımdı. St Germain'in Tourist (2000) albümü, house müzik ritimlerini caz örnekleriyle harmanlayarak milyonlarca kopya sattı. Norveçli trompetçi Nils Petter Molvær, ambient elektronik ses manzaralarını caz trompet çalımıyla birleştirerek Avrupa nu jazz'ının öncülerinden biri oldu. Bu akımlar, cazı gece kulüplerinin dans pistlerine taşıyarak genç ve farklı bir dinleyici kitlesine ulaştırdı.

Gitarist Bill Frisell ve Americana Cazı

Postmodern cazın en etkili figürlerinden biri de gitarist Bill Frisell oldu. Frisell, Amerikan müziğinin tüm katmanlarını - country, folk, Americana, film müziği, caz ve avant-garde - tek bir müzikal vizyonda birleştirmeyi başardı. ECM Records'taki erken kayıtlarından itibaren, geleneksel gitar tonlarını elektronik efektler ve ambient ses manzaralarıyla birleştiren benzersiz bir tarz geliştirdi.

1997 tarihli Nashville albümü, country müziği caz perspektifiyle yeniden yorumlayan cesur bir projeydi. Good Dog, Happy Man (1999) ve Guitar in the Space Age! (2014) gibi albümler, Amerikan müzik geleneğinin farklı dönemlerini postmodern bir gözle yeniden keşfediyordu. Frisell'in yaklaşımı, postmodern cazın en sıcak ve en erişilebilir yüzünü temsil ediyordu: ironik olmaktan çok nostaljik, yıkıcı olmaktan çok kucaklayıcı bir tutum.

Frisell'in etkisi, özellikle genç gitaristler arasında derinden hissedildi. Mary Halvorson, Julian Lage ve Ben Monder gibi çağdaş gitaristler, Frisell'in açtığı yolda ilerleyerek cazda gitarın rolünü yeniden tanımladılar.

Robert Glasper ve Caz-Hip Hop Füzyonu

2000'li ve 2010'lu yıllarda caz dünyasının en heyecan verici gelişmelerinden biri, Robert Glasper'ın öncülüğündeki caz-hip hop füzyonu oldu. Houston doğumlu piyanist Glasper, hem akustik caz üçlüsü (Robert Glasper Trio) hem de elektronik odaklı topluluğu (Robert Glasper Experiment) ile çalışarak, iki farklı müzikal dünya arasında benzersiz bir köprü kurdu.

2012'de yayınlanan Black Radio albümü, caz tarihinde bir dönüm noktası oldu. Erykah Badu, Musiq Soulchild, Lupe Fiasco ve Yasiin Bey (Mos Def) gibi R&B ve hip-hop sanatçılarının konuk olarak yer aldığı bu albüm, En İyi R&B Albümü dalında Grammy kazandı. Glasper, bir caz müzisyeninin hip-hop ve R&B dünyasında da en üst düzeyde kabul görebileceğini kanıtladı.

Glasper'ın etkisi, bir grup genç müzisyeni de harekete geçirdi. Terrace Martin, Kamasi Washington, Thundercat ve Chris Dave gibi isimler, Los Angeles merkezli yeni bir caz-hip hop ekosistemi oluşturdu. Bu müzisyenler, Kendrick Lamar'ın ödüllü To Pimp a Butterfly (2015) albümünde caz unsurlarını hip-hop'la birleştirerek, cazın popüler kültürdeki varlığını güçlendirdi. Kamasi Washington'un 2015'teki üç disklik The Epic albümü ise, bir caz albümünün mainstream medyada ve indie müzik çevrelerinde büyük ilgi görebileceğini ispatladı.

Avrupa Caz Sahnesi ve Yeni Sesler

Postmodern dönemde Avrupa caz sahnesi, Amerikan cazından bağımsız kendi kimliğini giderek daha belirgin bir şekilde ortaya koydu. ECM Records'un Manfred Eicher yönetimindeki estetik vizyonu, Avrupa cazının düşünceli, meditasyonel ve bazen minimalist karakterini dünyaya tanıttı. Jan Garbarek'in İskandinav manzaralarını andıran saksafon tınısı, Tomasz Stanko'nun Doğu Avrupa melankoli ve lirizmi, Anouar Brahem'in Kuzey Afrika ud geleneğini çağdaş cazla buluşturması, Avrupa cazının kendine özgü sesinin farklı boyutlarını temsil ediyordu.

2010'lardan itibaren Londra'nın yeni caz sahnesi, dünya çapında büyük ilgi gördü. Shabaka Hutchings (Sons of Kemet, The Comet Is Coming), Nubya Garcia, Ezra Collective ve Moses Boyd gibi isimler, Karayip, Afrika ve İngiliz kentsel müzik geleneklerini cazla harmanlayarak taze ve enerjik bir ses yarattı. Ezra Collective'in 2023'te Mercury Ödülü'nü kazanması, bu yeni dalganın gücünün somut bir kanıtıydı.

2000'li yıllarda The Bad Plus - piyanist Ethan Iverson, basçı Reid Anderson ve davulcu Dave King tarafından kurulan kolektif üçlü - Nirvana, Black Sabbath, Bee Gees gibi aşırı uç materyallerin cover versiyonlarıyla caz snoblarını kızdırırken, caza yeni başlayanlardan oluşan büyük bir dinleyici kitlesi buldu.

Sonuç: İki Yolun Kesişimi

Sonuç olarak, 20. yüzyılın son çeyreği ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinde caz müziği, gelenekselciler ve postmodernistler arasındaki verimli gerilimden beslenerek olağanüstü bir çeşitlilik kazandı. Wynton Marsalis ve Jazz at Lincoln Center, cazın Amerikan kültürel mirasındaki yerini kurumsal düzeyde sağlamlaştırırken, acid jazz, nu jazz ve caz-hip hop füzyonu gibi akımlar müziğin sınırlarını sürekli genişletti. Robert Glasper, Kamasi Washington ve Londra'nın yeni dalgası gibi isimler, cazın 21. yüzyılda da canlı, dinamik ve alakalı bir sanat formu olarak var olabileceğini kanıtladı.

Gelenekselciler cazın mirasını korumaya çalışırken, postmodernistler bu mirası alıp parçalara ayırdılar ve yepyeni, yenilikçi bir şekilde yeniden bir araya getirdiler. Belki de cazın asıl gücü, bu iki yaklaşımın bir arada var olabilmesinde yatıyor. Cazın geçmişine saygı duymak ve onu korumak kadar, o geçmişi yeni ve beklenmedik şekillerde yeniden yorumlamak da bu müziğin DNA'sının bir parçası. Bu diyalektik, cazın gelecekte de kendini yenileyerek var olmaya devam edeceğinin en güçlü garantisi.

Dr. Emre Gecer

Dr. Emre Gecer

Yazar

İlgilendiğim bazı şeyler var. Sinema kuramı, senaryo mekaniği, sanat akımları, jazz müzik, finans teorisi, python, yapay zeka, makine öğrenmesi ve tıpın ilgimi çeken konuları gibi. Bunlar hakkında not düşebileceğim, düşüncelerimi paylaşabileceğim bir alan yaratmak istedim. Birazda hayatın içinden anlar, hikayeler eklerim diye düşünüyorum. Buranın zamanla gelişeceğine inanıyorum, belki de uzun vadede bambaşka bir şeye dönüşür. Neden olmasın?